->
Malifulle editörlerinden, Sistemsiz Sistem Notları yazarı Hasan Çetin’le Ramazan vesilesiyle yeniden biraraya geldik. Keyifli bir atmosferde yaptığımız söyleşinin ilk bölümünü yayınlıyoruz.
M: Hasan, hoş geldin, nerelerdesin, neler yapıyorsun?
Hoşbulduk, yuvamıza, Malifulle’ye döndük elbette. Kalenderin malifullesinden başka nesi var?
“Malifulle bir tohumdur ektim ektim bitmedi
bu fakirlik bu yokluk kovdum kovdum bu kapıdan gitmedi” diyor o yüzden.
Ben bir süredir yoktum, borçlarımı harçlarımı ödemek üzere yola çıktım, amele oldum çalıştım. O süre zarfında sevdiklerim ve malifulle yazarlarından başka kimse yoklamadı beni. Bu insanın gözlerini dolu dolu yapıyor, kalbini de.
M: 7 aydır bu projeye -siteye- devam ediyorsunuz. Nasıl başladı? Nereye kadar?
Malifulleden öncesi tam bir muamma. Yaklaşık dört sene kadar şiir, siyaset ve kendimize dair güncel notlarla bir siteyi iyi kötü yayında tuttuk. Malifulle bütün bu tecrübelerden sonra sahil kasabasında sakin bir elişi dükkanı gibi geliyor bana. Aslında öyle değilmiş.
M: Başlarda güncel konulara farklı yaklaşımlarla teğet geçen bir imaj çiziyordu Malifulle. 7 ayın sonunda ne oldu?
Yani evet, eğer başladığımız yerde dursa idik, şu an Ergenekon terör örgütü denen şeyden, farmasonik Kelkit tüccarı Aydın Doğan’ın pisliklerinden, Gürcistan-Rusya Savaşı’ndan, AKP’nin kapatılma davasından, çarpık çıkarımlar üretiyor olacaktık. Bütün bunların, konuşurken çiğnedikçe ağzımızda kokuşan sakızla oyalanmaktan farkı olmadığını görecektik. Ama artık belli bir kıvama geldi bu yayın aracı. Düşünce, aşk, ahlâk ve şiir ekseninde zamana dayanıklı şeyler üretiyoruz. Üretilenler kendi iç denizlerimizin kıyıya bıraktığı dalgalar gibi. Bazen köpürüp taşıyoruz. Bunu okurun tepkilerinden de ölçmek mümkün.
M: Dergi çıkarmayı düşünmediniz mi?
Matbu bir evrak çıkarmıyoruz. Bilhassa internet medyası olarak bu çalışmayı yürütüyoruz. Biz, Malifulleciler birbirimizi burada bulduk çünkü. Kimseyi bir şeye ikna ettiğimiz yok, bir davaya çağırmıyoruz. Başka hayatlar yaşıyoruz. Malifulle yazarlarının her birinin başka hikâyesi var. Sonra içimize-içimizde-içimizden dert oldukça Malifulle kuyusuna döküyoruz yüksek sesle. Böyle bir ortak fantezimiz var. Nasıl?
M: Keyifli. Peki okunulur olmayı önemsiyor musunuz?
Başlarda evet, kimlerle yol aldığımızı, kimlerin ne kadar takip ettiğini ben merak ediyordum. Bugün okunma trafiğimiz sanılanın çok üstünde. Yine de biz giderek kendi içimize dönüyoruz. Açıkçası biz birbirimizi okuyarak temiz bir hat kuruyoruz kendi aramızda. Bu şahsen bana yeten bir şey. Hep diyorum, ne yaptıysam kendim için vallahi. (Gülüşmeler)
M: Yazılanları çok kişisel ama aynı ölçüde evrensel bulmak mümkün aslında.
Evet. Ne kadar kişisel o kadar evrensel. Son derece somut örnekler veriyoruz kendi hayatımızdan. Yaşadığımız aşkları, yaptığımız yolculukları, gördüğümüz rüyaları anlatıyoruz. İnsanlığımıza dair enteresan, çarpıcı bilgiler ayna gibi yüzümüze değiyor sonra. Bunun bir faydası olmalı.
M: Niçin buradasınız peki, nereye kadar soruma cevap alamadım.
Buradayız. Çünkü birilerinin başına fena halde bela olduk. Ama doğrusu ben bela aramıyorum. Güzel insanlarız ki buradayız işte. Güzel insanlar birbirini buldular. Güzeli ağlatır, çirkini oynatırlar. Çirkinler oynuyor, söylüyor, çalıyor. Olan biz güzellere oluyor yahu! (Gülüşmeler) Kimseyi kırmadık. Kimsenin tavuğuna kışt demedik. Safdilane yazdık ettik. Fena bir şey yaptığımızı düşünmüyorum. İnternete girdiğinde, kültürlü, ahlâklı, dürüst bir adamın vaktini boş yere harcamayacağı bir adres burası. Ne bir karakutuyuz, ne bir cemaate üyeyiz, ne de yenilgiyi kabul eden, safsatayla dramla dolu bir içeriğe sahibiz. Ne bir kompleksimiz var ne de masumiyet müzemiz. Canlı kanlı buradayız.
M: İşbirliğinden yana değilsiniz yani?
Neyle, kiminle? Gördük ki insanlar, giderek pes ettiler, bir yere bağlandılar, kendilerini bir şeylere kaptırdılar. Bizim arkadaşlar kendi yüreklerine sahip çıktılar, kendilerini asla satmadılar. Burada her türlü şerden emin yeni bir mecra olmaya döndük. Reklam şirketlerindeki eski sosyalistler de, idealizmin pençesindeki çapulcu üniversiteliler de fabrikada mühendis gümrükte memur olma heveslisi dindar ezikler de sünnetsiz borsasına düşmüş şehvet düşkünleri de yamacımıza yaklaşamaz. Niçin onların hazin sonuna uğramak zorundaymışız gibi hüküm koyarlar?!
Bugün Türkiye bir entegrasyon süreci içinde. Yaşanan iktisadi, sosyal, siyasi gelişmelerin, çekişmelerin meali budur. Kendi mikrokosmosunda da, yani gündelik yaşantısında bu entegrasyonun sancılı taraflarını görür insan. Entegre olmakta zorluk çeken, bir türlü olamayan ve direnen tiplerden ödleri kopuyor ve onları psikolojik araçlarla sindirmeye çalışıyorlar. İşyerinde de durum böyle, yatak odasında da. Yatağımdaki düşman! Suyumdaki arsenik!
M: Şimdi mutlu musun? Sanki senaryosu çilelerle dolu bir filmin sonunda mutluluk şarkıları okuyan esas oğlan gibi konuşuyorsun?
(Gülüşmeler) İnsanın başına neler geliyor. Dönüp bakınca hayret ediyorsunuz. Pişmanlığa gerek yok ama. Herşey iyiyi, güzeli, hayrı görmek için gerekli. Hamdolsun huzurluyuz. İnsan kendisine haz veren şeylerle mutlu olabiliyor ama aynı zamanda huzursuz da. “Haz var dahası var” diyor reklamda. Daha daha daha nereye kadar? Şimdi huzur var daha ne olsun?
M: Müfteriler kimler? Böyle kuzu kuzu dururken neler oluyor? Demek ki sana da musallat olan birileri var?
Şimdi şöyle bir şey var argoda. “İbnelik etmek”. Herif bana ibnelik etti derken cinsel bir ayrımı kastetmiş olmuyorsunuz. Ben bunu hakkıyla yeni kavradım. Eğer kimlerin size ibnelik ettiğini, ibnelik etmenin nemenem bir şey olduğunu hakkıyla kavrarsanız işlerinizi yoluna koymak da kolaylanıyor.
M: Sana biraz geç ibnelik etmişler anlaşılan.
(Gülüşmeler) Siz sevdiğiniz, sevdiğiniz için sahip çıktığınız birisi için akla hayale gelmedik fedakarlıklarda bulunuyorsunuz. Maddi manevi ödünler bunlar. Her defasında sizi sükutu hayale uğratan davranışlarda bulunuyor. Üzüyor, kırıyor, geçiyor. Bile bile size şerri dokunan birine tahammül eder misiniz? Sabrınız bir yerde taşmalı değil mi? Ama şöyle oluyor. Kendinizi koruma altına almaya karar verdiğiniz her durumda, kendisinden ümidi kestiğiniz kişi sizden merhamet istiyor, af istiyor. Son bir kez var gücünüzle desteğinizi gösterdiğinizde. Yani sonunda; gönül köprünüzün ayaklarına dinamiti bağlıyor, bir kibrit yardımıyla patlatıyor. Hem de siz tam ona sırtınızı verdiğiniz, karşıya geçmeye hazırlandığınız bir sırada. Sizi dumura uğratıyor. Dimağınızı, hatıranızı, gençliğinizi, aşkınızı havaya uçuruyor. Bütün bunların sonunda bu kadar iyiliği, haketmeyen birine gösterdiğinizi düşünecek,“ne halin var ise gör, benden uzak kendi sefaletine yakın ol!” deyip kendi yolunuza koyulacaksınız değil mi? Ama o kadarla da kalmıyor. Günün birinde, arkanızdan “bak nasıl da unuttu gitti, bak ne güzel de mutlu mesut yaşıyor, ne çabuk sattı beni” diye konuşuyor meğer. İşte bütün bunların tümü ancak bir ibnenin mahsulü olabilir. İbnelik etmek budur. Her vesilede dönmek. Dönüşmek. Bıraktığınız yerde durmamak. Başkalaşmak.
Yukarıdaki örneği hemen herkes anlamıştır. Bunu Türkiye siyasetine, iş hayatına, gündelik alışverişe uyarlamak dahi mümkün.
M: Senin kırdığın kalp sonra gidiyor başka kalpleri kırıyor.
Şöyle diyelim. Size bunca gaddarlığı eden, emdiğiniz sütü burnunuzdan getiren kimseyi de kullanan birileri var. Bir kimse niçin kötülük eder durduk yere. Hayatı ipotek altındadır. Yattığı yatak ona ait değildir. Kaldığı yerin sahibi onu peşkeş çekmektedir. Onun acılarıyla ve mutluluklarıyla masturbasyon yapmaktadır. Onun etini çiğnemek zevk vermektedir. Böyle bir psikoloji içinde ezilen adam size ne yapacak? Tabii ki kendisine uygulananı. Tıpkı sokakta top koşturduğu arkadaşlarına habire “salak” diye hitap eden çocuğun aslında terleyip evine döndüğünde her akşam ebeveyninden aşağılayıcı sözler işitiyor olması gibi.
M: Dünyada iyi-kötü insan ayrımına inanıyorsun yani?
Hayır. Hiçkimse kötü değildir; hiçkimsenin iyi olmadığı gibi. Bazen birisi karşınıza çıkıp böyle kilit cümleler kuruyor işte. Bu nasip kısmet işi. Bazen birisine bir iyiliğimiz dokunur. Eylemin bizzat kendisi iyi ve faydalı olabilir. Yahut birisine fenalık ederiz. Biz bunu fenalık olarak kabullenmiyor olabiliriz de. Halbuki bal gibi kötülük etmişizdir. Bu bizim iyi yahut kötü biri olarak lanse edilmemizi gerektirmez. Şehvet, tutku, vicdan, kemal. Herbirimizde nefs ve ruh var.
M: Örnek verir misin?
Güncel bir örnekle açıklayayım: Big Bang Teorisinin, yani büyük çarpışmanın tiyatro edildiği CERN laboratuarında evrenin oluşumuna dair ipuçları elde ediliyor. Yüzyılın en büyük ve en pahalı deneyi. Maddenin yapıtaşı atomlar, atomların yapıtaşları proton, nötron ve elektronlar. Protonlara da pozitif yükü veren quark’lar var. Yani var oğlu var. Maddenin yapıtaşı atomun iki kutbu var. Protonları biliyoruz: artı (+). Elektronları biliyoruz: eksi (-). Oysa negatif proton da var ki pozitron oluyor adı. Tıpkı pozitif elektronların var olması gibi. Onların oluşturduğu başka bir atom türü var ki bunun varlığını görmedik. Yani evren oluşmadan önce bir madde ile bir antimadde var. Maddeyle maddesiz çarpışıyor. Bilinmeyen taneciklerin adını “Tanrı’nın tanecikleri” adını koymuşlar. Dostum Murat Solgun basitçe ama çok hikmetli suallerle beni bir noktaya götürmüştü. Zaman zaman kendime sorarım. Biz nerdeyiz? Türkiye’de. Türkiye Dünya’da. Dünya Evren’de. Evren?.. Peki ya evren? (Derin bir sessizlik) İçimizde! İçimizde ilahi parçacıklar dolaşıyor. Ve bunlar çarpışmaya devam ediyor. Her gün, her an, her salise yeni bir yaratım sürecinden geçiyoruz. İçimizde patlayan bir şeyler var!
M: Bu harika!?
“Her insan meyillidir ihanete cinayete
her insan merhametli ve zalimdir
bir yandan gücün suç ortaklığında
bir yandan sızlar.. vicdan ilahi bir takiptir.” diyor Sezen Aksu. Tanrı’nın Gözyaşları şarkısında.
Gelecek Cuma İkinci Bölüm:
“Emin olun müfteriler bu röportajı -bu satırları- sonuna dek, harfi harfine okuyacaklar!”

“Müfteriler Çok Sevinmesin 1. Bölüm: “İçimizde Tanrının tanecikleri çarpışıyor!”” için 0 Yorum yapılmış.
Yorum yapın
Yorum yapmak için giriş yapmanız gerekiyor.