Yazar Arşivi: UGraSHAMAN

o nasıl söz

tuzluğu uzatır mısın?kaşığı ağzıma götürmeden damağımda muhabbetin tadı-tuzuna olan ihtiyacım beliriyor.çorba nefis olmuş.bunu sen çorbadan bir yudum aldığında farkediyorum.gözlerinde lezzet yakalamak için geziniyor gözlerim.bir parça daha koparıp ekmekten güne dair bir söz açmalıyım.uzayan suskunluk telaşımı pekiştiriyor.su içer misin?tanbur taksimini ney’e bırakırken dilimdeki yaradan sözetmenin yersiz olduğuna hükmediyorum.tanbur bıraktığı taksimi devralıyor.buraya en son ne zaman gelmiştik?salataya çatallarımızı birlikte batırıyoruz.ikimizde hatırlamıyoruz.rebap rast’ta gezinirken ayran bardağını bırakan elin peçeteye uzanıyor.ellerin masayı sahne gibi kullanıyor.benimkiler nereye dokunsam dokunduğu yere yabancı.başı boş bir iki cümle dolaşıyor aramızda.kahve içeriz değil mi?ney sade,tanbur orta.rebap bir yudum su.saat kaç oldu.sen gülümsüyorsun.sis dağılıyor.deniz durgun.manzaraya bakıyoruz.ney perdeyi kaldıyor.sahne eriyor.ellerim ana yurdunda.kudüm daha bir farkediliyor.ritm ele avuca geliyor.ben bir cümleyi anahtar eyleyip açınca sözün kapısını her yanımız bir söz kesiliyor.bir sözün ucundan tutuyoruz birlikte.sazlar susuyor birden.safi söze dönüşüyoruz.sözleniyoruz,sözleşiyoruz.tanrım sözü uzatır mısın?

Ben Ümitliyim de Tanrı’nın İşi Zor

Karşılıklı rızaya dayalı bir ilişkimiz olsun istiyor sanırım ya da ilişkimizde taraf olmadığından rızanın bir daire çizmesini murad ediyor. Ben ümitliyim. Küçükcük bir tebessüme bile rızasını iliştirmişken O, nasıl ümitsiz olabilirim. Ellerimi bağladığımda yüzünü bana dönüyor hemen. Ellerimi kaldıyorum , parmaklarıma öpücükler konduruyor. Ne yapsam razı olacakmış gibi geliyor sanki bana. Ama O’nun işi zor. Ne yapsa razı edemiyor Ben’i. Koskoca bir misafirhane yapmış , süslemiş püslemiş. Her şeyi ayrıntısına kadar benim için tasvir etmiş. Yok ama görünmüyor gözüme bu muhabbet hediyeleri. Önce içimde bir sıkıntı tahayyül ederek başlıyorum işe. İçimdeki sıkıntıları besleyecek malzemeler devşirip razı olmamanın bir yolunu buluyorum her seferinde. Çarpık kentleşme canımı sıkıyor. İnsanların vurdum duymazlığı bir sıkıntı , hırs-u tamahkarlıkları başka bir sıkıntı oluyor. Köle karakterli insanlar kadar efendi mizaclılardan da iğreniyorum. Güya misafirhane diye bana hazırladığı dünyayı bin yıllardır zalimlere bırakmış olması beni çileden çıkarıyor. Çin kadar üretmek de Türkiye kadar tüketmek de rahatsızlık veriyor bana. Velhasıl ben nasıl razı olacağım bu durumda. Soğuktan-sıcaktan , yanlızlıktan-kalabalıktan , hilmden-gadaptan , zenginlikten- fakirlikten şikayetçiyim. O’nun işi zor. Beni razı etmeyi başarabileceğini sanmıyorum.

Tanrı ile Körebe

Modern zamanlarda ‘müstekbirlerin’ tanrıyı gökyüzüne hapsederek işlerini yoluna koyduğunu kavradığımı düşünürdüm. Aradan zaman mı geçti postmodern zamanlarda mı seyreder olduk nedir,’müstekbirler’‘istikbarı’ paylaşıma açmayı akıl ediverdiler. Kendi tanrını kendin hapset devri başlamış oldu. Seçenek boldu,her yere sığdı tanrı. Birileri vicdana hapsetmeyi uygun buldu,öbürleri medeniyete. Kimileri cennete,öbürleri cehenneme hapsettiler. Camiye hapsedilen tanrı da vardı,tekkede hapsedileni de. Baktı ki eline geçiren hapsediyor,tanrı da saklanmayı uygun buldu belki de. Saklandı galiba çünkü stadyumda görünmediğini söylüyorlar. Konser salonlarında,sinemada,gökdelenlerde,istiklal caddesinde,Türkiye ekonomisinde,alışveriş merkezlerinde yokmuş öyle diyorlar. Bazı bazı ormanın sessizliğinde,denizin huzurunda,leylanın gözünde görünürmüş lakin lüks otomobillerde ya da ne bileyim horonda,halayda gören olmamış. Saklanmış demek yoksa sağda solda gören olurdu. Sırra kadem basmış. Ara ki bulasın.

Yeşil

Usta dedim ‘daha serinken rüzgar hem daha yakıp kavururken neden yeşildir yapraklar?’. Dedi ‘mürşid daim toprağa bakar’. Dedim usta ‘bir yudum dem ile kanılır mı?’. Dedi ‘bir an içre ne oluyorsa,ard arda sanılır mı?’. Usta dedim ‘bir fotoğraf nasıl gülümser?’. Dedi ‘hangi serap serinletmez?’. Dedim usta ‘vişneli kahve içtin mi?’. Dedi ‘dupduru hem yeşil ırmaklardan geçtin mi?’. Usta dedim ‘bir yanlış nerden alır,nereye götürür?’. Dedi ‘günah da yok,sevap da aslında amma ki tekliften ötürü’. Dedim usta ‘bir flüt sesi duyuyor musun sen de uzaktan?’. Dedi ‘evet ak pak ellerden bir beyazlık yayılıyor etrafa ufaktan’. Usta dedim ‘yeşil silinir mi bahardan?’. Dedi ‘üşür mü sararmış yapraklar kardan?’. Dedim usta ‘parmaklarından yapılmış bir çerçeveye sığsaydı hayat’. Dedi ‘cananın gölgesinde uyu,yeşilin tenhasında yat’. Usta dedim ‘yusuf’un rüyasında gördüğü yeşil başak hangi toprakta biter’. Dedi ‘nurun ocağında bahar kaynayıp yeşil tüter’. Dedim usta ‘yağ satarım bal satarım,sen ölürsen ben n’aparım?’. Dedi ‘gönül hüzünlenir göz yaş döker’. Usta dedim ‘fıstığın kabuğundaki sır nedir?’. Dedi ‘sır kabukta değil, içi yeşil’.

“O ki, sizin için yeşil ağaç’tan bir ateş oluşturdu… İşte bak ondan yakıyorsunuz!.”

“(Bu iki cennet) yemyeşildirler”

Kur’an-ı mecid

Hayat - Memat

Akla kapı açıp ihtiyarı elinden almamak diye özetlenen bir hükm-ü ilahiden ne vakitler uzaklaştık ? Aklı ifsad aracı sanıp sinen,sindikçe sindirmeyi seçen ehl-i din ihtiyarı tuğyan ile birlikte anmayı uygun buldu. Duygular törpülenmeli,sevgiye ilahi kilitler vurulmalıydı artık. Estetik dünyevileşme emaresi yaftasıyla itilip bayağılık kutsal kavramlarla servis edilmeliydi. Ne yapacağı belli olmayan bir tanrı dört bir yana günah mayınları yerleştirmiş,imkansızı isteyip gerçekleşmediğini gördüğünde küplere biniyordu. Devamını Oku »