
Önce her şey ‘hiç’ti, her yer ‘hiç’…
“Ol” denildi, ‘hiç’ olabilmemiz için…
Öyle hiçtik ki farkında değildik hiçliğimizin… Hiçlik hiç, heplik hiç…
Ben de hiçtim sen de hiç… Varlık hiçti, yokluk hiç…
Aynada hiçlik semada hiç; gölgede hiçlik güneşte hiç…
Toprakta hiçlik yaprakta hiç; kundakta hiçlik mezarda hiç…
Birden var olduk, ardında hiç…
Ruh vardı(!), beden hiç…
Allah hep, gerisi hiç.

“Ver bana canını ey Mecnûn” dese Leylâ
Mecnûn alır da nefesini, vermez bir daha… **
Ben öyle çok şey demem aslında, kırk yılda bir, aldığım nefes fazla gelince hafifçe titretesim gelir ses tellerimi… Azı çoğu o işte…
15 yılı bilinçli olmak üzere toplamda 22 yıl yaşayıp da 60 yıllık laflar etmeye cesaretim de yok aslında
ama… …Leylâ(!)… yazısını okumaya devam edin
Her zaman çok istediğimiz bir şey olmuştur öyle değil mi…?
çoçukken az mı oyuncak istemiştim annemden ve sonrasında babamdan istediğim bisikletler… avucum içine sığabilen sarı renkli ‘vosvos’tan geçince gönlüm, içine sığabileceğim kırmızı kamyonu aldırdım… ve kaldırımın kenarında çıkamadan binemediğim bisikletim…bir hırsıza yar oldu sonra, hakkımı alacağım vakti gelince, pusudayım…
sabahları kahvaltıda çay içebilmekti anneden izin alıp, içine yarım bardak su konulsa bile… yahut açma-kapama düğmesi kopmuş bir kumandayı avuçlarında terletebilmek…karşıdan karşıya annemin elini tutmadan geçmek, okula tek başına gidip gelebilmek, bakkaldan ekmek almak hatta…
çocuksu istekler.. hangi birini saysam.. şimdilerde büyüdük de çok mu büyükleşti isteklerimiz hala çocuksu… …körebe… yazısını okumaya devam edin